Haberler
- CAKA Seferihisar Uluslararası Yaz Akademisi 2010
- Popüler Kültürün Türk Müziğine etkisi
- Cihat Aşkın Ekim 2009 haberleri...
- Türk ve Avrupa müziği arasındaki ilişkiler...
- Cihat Aşkın & Çağatay Akyol: Tınılar arasında dolaşan melekler...
- Cihat Aşkın'a Kennedy Vakfı'ndan Altın Madalya...
- CAKA 2009 International Summer Classes - Istanbul
- CAKA Ordu Yaz Keman Okulu
- CAKA Sapanca-Kırkpınar Yaz Keman Okulu 2008
- Goldmark Keman Konçertosu Ankara'da...
- İzmir Sanat'ta Oda Müziği konseri...
- Cihat Aşkın Goldmark'ın Keman Konçerto'sunun Türkiye'de ilk seslendirilişini gerçekleştiriyor...
- CAKA Eğitimleri başlıyor...
- İda Haendel, Cihat Aşkın ve Aşkın Ensemble 1 Nisan'da CRR'de...
- Cihat Aşkın'ın 22 Mart etkinlikleri...
- Cihat Aşkın Süreyya Operası'nda İstanbul'da yılın ilk keman-piyano resitalini gerçekleştiriyor.
- "Istanbulin" Cemal Resit Rey Konser Salonu'nda (18 Ocak '08)...
- Cihat Askin'nın yeni albümü "Istanbulin" müzik marketlerde ...

Haberler
CAKA Seferihisar Uluslararası Yaz Akademisi 2010
CAKA 2010 yaz etkinliği ülkemizin Cittaslow(*) başkenti Seferihisar'da gerçekleştirilecektir.
Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşlarının 2010 yılında gerçekleştirdiği ikinci etkinlik olan CAKA Seferihisar Uluslararası Yaz Akademisi 2010 , T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, İzmir Seferihisar Belediyesi'nin Yıldız eğitim Kültür ve Sanat Derneği'nin ile yerel girişimcilerin destek ve katkılarıyla gerçekleştirilecektir.
Gerçekleştirilecek bu etkinlik ile ülkemizde ilk defa Klasik Batı müziği enstrümanları ile Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği enstrümanları bir Yaz Masterclassı çerçevesince CAKA çatısı altında toplanmış olacaktır.
CAKA Seferihisar Yaz Akademisi 2010, Cihat Aşkın'ın Sanat Yönetmenliği'nde düzenlenecek olup yurtiçi ve dışından bir çok önemli sanatçıyı bünyesinden barındıracaktır. Yaz akademisi süresince Cihat Aşkın ile birlikte Peter Fisher ve Sevil Ulucan keman, Çetin Aydar viyola, Jiri Barta çello, Mehmet Emin Bitmez Ud, Halil Karaduman kanun, Erkan Oğur pedesiz gitar, Neva Özgen kemençe ve Ömer Yöndem oda müziği konularında katılımcılar ile çalışmalar yapacaktır.
Mehru Ensari ve Melin Molla katılımcıların piyano eşliklerini yapacağı gibi Avhsalom Weinstein enstrüman yapımı konusunda seminerler gerçekleştirecektir. Ülkemizin en önemli fotograf sanatçılarından Mehmet Çağlarer de tüm Yaz Akademisi'ni ve CAKA etkinliklerini fotograflayarak Seferihisar-Cittaslow-CAKA bütünleşmesini belgeleyecektir.
CAKA Seferihisar Yaz Akademisi 2010'a katılım formu ve ayrıntılı bilgi için lütfen tıklayınız...
Başvuru tarihleri: 19 Haziran - 20 Ağustos 2010
CAKA'nın web sayfası. www.caka.biz
(*) Cittaslow ; İtalyanca Citta (Şehir) ve İngilizce Slow (Yavaş) kelimelerinden oluşan Cittaslow Sakin Şehir anlamında kullanılmaktadır. Cittaslow Ağı, küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinlerini ve yaşam tarzını standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için Slow Food hareketinden ortaya çıkmış bir kentler birliğidir. Küreselleşmenin yarattığı homojen mekanlardan biri olmak istemeyen, yerel kimliğini ve özelliklerini koruyarak dünya sahnesinde yer almak isteyen kasabaların ve kentlerin katıldığı bir birliktir.
POPÜLER KÜLTÜRÜN TÜRK MÜZİĞİNE ETKİSİ
Yüzyıllar boyunca sanat akımları birbirinden etkilenerek yeni ufuklara doğru sürüklenmişlerdir. Bu seyahatlerinde kuşkusuz itici güç unsuru olan bazı genel davranışlar toplumu etkilemiş, toplumun ihtiyaçlarına göre beliren bazı özelliklerin halk tarafından dile getirilmesi sonucu oluşan hareketler kimi zaman egemen güç tarafından bastırılmış, kimi zamanda kabul edilmiştir. Bastırılan hareketler, varolan düzene karşı koymaya çalışan toplum kesimlerinin istemleri şeklinde oluşmuş akımlardır. Genellikle bu tür bastırmaların sonunda olayların seyrini değiştirici tarihi süreçler yaşanmıştır. Bu tarihi süreçlerle yaşanan çalkantılar toplumların ızdırabını veya sevincini aynı anda yaşatabilir. Monoton bir düzene sahip olan toplumların en büyük ihtiyacı tüketimdir. Aslında bu bir doğa yasasıdır. Doğa, ismi üstünde üretkendir ve daima doğurur, tüketici olan ise insanoğludur. İnsanoğlu doğanın ürettiğini tüketmek için vardır. Doğa dengesini bu üretim ve tüketim stratejisi içerisinde korur. Asıl büyük tehlike tüketim boyutlarının üretim boyutlarını aştığı zaman baş göstermektedir. Zira o zaman doğanın dengesi bozulmaya başlar. Bu iki denge zaman zaman karşılıklı olarak yönetilir. Yönetilmesi için en büyük gücünü de halktan alır. Halkın istediği, halkın ihtiyacı gibi görünen reçetelerde üretim dengesi, tüketim dengesinin aleyhine işlediği zaman moda olan birçok şey halkı yönlendirmede kullanılır. Egemen olan güç her zaman kendine karşı olan hareketleri bastırdığı gibi onları yönlendirmesini de bilmiştir. Karşı güç yönlendirildiği takdirde, yandaş güç olarak yerini tarih sahnesinde daima almıştır. Karşı gücün yönlendirme çabaları içerisinde toplumun düzenini sağlamak için kullanılmış olan en büyük silah kültürdür.
Kültür en büyük silah olarak toplumları yönlendirmede büyük rol almıştır. Aslında bir bakıma kültür toplumların nüfus kağıdıdır, kimliğidir. Kültürü zayıf olan bir toplumun ayakta kalmasının imkanı yoktur, zira kültür, toplumlar arasındaki ilişkileri yönlendirmede de en büyük araçtır. Dünya 20.yüzyılda iki büyük savaş geçirmiştir ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak bu tür savaşlar yerini kültürel savaşlara terk etmiştir. Kültürel savaşlar diyorum çünkü, siyasi ya da ekonomik olarak sürdürülen savaşların hiçbir getirisi kalmamıştır. Artık 21. yüzyılda ülkeler birbirleri üzerindeki hakimiyet sahalarını kültür savaşları yaparak genişletmektedirler. Bu sebeple kültürün yayılmacı kimliği diğer sahalara göre daha fazladır. Kültürün daha geniş kitleler tarafından sevilip benimsenmesi mümkündür. Aslında bu özlenen bir şeydir. Ancak kültürün nevi önemlidir. Kültürün yayılıp genişlemesinin ardında onun ne derece popüler olduğu da önemli bir gerçektir.
Popüler kültür ürünlerinin çabuk tüketilebilir olduğu gözden kaçmamalıdır. Popüler kültürün halkın yaşayışında çok önemli bir yeri vardır. Ancak günümüzde toplumları idare etmek için yeni bir yön bulma çalışmaları, belki bir anlamda toplum mühendisliği hız kazanmıştır. Zira toplumun genel yapısını yönetebilmek ve yönlendirebilmek için kullanılan popüler kültür ürünleri devlet anlayışının yönü ile oldukça ilgilidir. Birden bire ortaya çıkıveren, toplumu sarsacak derecede şaşırtan bazı olaylar, popüler toplum mühendisliğinin bir ürünüdür. Bunun popüler müzikle desteklenmesi de kaçınılmaz bir olgudur. Klasik olanın tam bir karşıtı olan popülerlik günümüzde kültürel sancılar yaşayan toplumlarda oldukça revaçtadır. Çünkü bu tür toplumlar klasik olarak yerleşmiş bulunan sanatların toplumu yansıtmadığını ve onu geriye götürdüğünü varsayarak popülariteye prim vermiş olan toplumlardır. İlkönce sancılar başlar daha sonra bu sancıları dindirecek ilacın ismi bulunur: Popülarite.
Toplum mühendislerinin önderliğinde popülarite topluma bir panzehir olarak sunulur ve toplumun acıları popüler bir şekilde dindirilir. Ancak kısa bir süre acıları dindirilen toplumda bir süre sonra başka acılar baş gösterir. Ama onun ilacıda hazırdır. ‘Halk böyle istiyor.’
Geniş halk kitlelerini yönlendirmek için kullanılan popülarite günümüzde farklı anlamlar kazanmış olarak da karşımıza çıkar. Popüler olan niye çok sevilir? Sözde modern ve çağdaştır. Ama çağdaşlık ile modernlik sembolleri nedir diye soracak olursak, herhalde çokseslilik veya çok sazlılık veya tekno ritimler veya dört kelimelik şarkılardır diye cevap verecektir toplum mühendisleri. Eğer bunlar bulunduğumuz döneme damgasını vuran kültür ürünleri ise o halde bu kültür ürünlerinin ne dereceye kadar zengin olup olmadığını sorgulamak kime düşecektir ? Demek ki popülerlik adına birtakım yozlaşmalarda yaşanmaktadır. O halde popülerlik bizim anladığımız anlamda popülerlik değildir, yozlaşma sadece klasik de veya gelenekte olmaz, popülerde de yozlaşma vardır.
Yıllar yılı ülkemizde popülerliğin karşısına oturtulmuş olan klasik tanımına uyan Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği devlet tarafından desteklenmiş ve korumaya alınmıştır. Korumaya alındığı andan itibaren de yozlaşma başlamıştır. Zira bu yozlaşma sonucu klasik icranın estetik açıdan değerlendirilip üst seviyelere çıkarılamaması ister istemez toplumda etkisini göstermiş, her zaman daha kolay anlaşılabilen ve tüketilebilen tarzda sanat ürünleri ortaya konmaya başlanmıştır ki daha sonra devletin halka barışma planında toplum mühendisleri tarafından ortaya konulan çözümde bunu desteklemiştir. Ülkenin cumhurbaşkanı artık arabasında arabesk dinleyerek bir ölçüde toplumun sesine kulak vermiştir.
Arabesk masumdur. Arabeski suçlamaya kimsenin hakkı yoktur, çünkü arabesk müzik toplumun derinlerinden gelen sesi dinleyerek bir ölçüde onları temsil etmiştir. Eğer ortada bir boşluk varsa bu boşluk hemen ilk akla gelen kuvvetle doldurulur. Bu doğanın değişmez bir kuralıdır. Osmanlı imparatorluğu döneminde ortada olan saray müziği ve halk müziği ayrımı Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, buna bir de alafranga dediğimiz tür eklenmiştir. Artık radyolarda Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Çağdaş Türk Sanat Müziği, Hafif Batı Müziği, Türk Hafif Müziği gibi ayrımlar yapılmaktadır. Tüm bu ayrımlar maalesef toplumda takım tutmak gibi algılanmış ve türler arasında ayrımlar yaratmıştır. Gün geçtikçe popüler olanın hakimiyeti ile halkın yayınları dinleme ve izleme oranı da hesaplanarak popüler kültürün üstün etkisi kendini göstermiştir.
Popüler müziğin Türk müziğine etkilerini tartışacak olursak eğitim sürecini ele almamız doğru olacaktır. Bunun Türkiye’ nin batılılaşma serüveni ile oldukça yakın ilgisi vardır.Türk Müziği eğitiminin tarihçesine bakacak olursak halk müziğimizin alışılagelmiş şekilde kulaktan kulağa yayılarak süregelmesine karşın klasik Türk Müziği Osmanlı Saray erkanını yetiştiren Enderun Mektebinde öğretilmiştir. Yeniçeriliğin kaldırılması ve batı müziğinin yurda girmesinden sonra her alanda yaşanan ikilem müzik alanındada kendini göstermiştir. Bunun sebebi ise Osmanlı Devleti’ nin Avrupa’ da yaşanan sanayi devrimini zamanında hazmedememesi sonucu, kültür ithal ederek gerçekleştirmek istediği dönüşümdür. Klasik Türk Müziği devrin modasına uygun şekilde saray dışında özellikle Mevlevihane’ lerde gelişerek devamını sürdürmüş, II.Mahmud’ dan sonra Muzika-i Humayun ve 20. Yüzyılda Darülelhan ile devam etmiştir. Türk Müziği özellikle 20. Yüzyıl başında yenileşme hareketleri sonucu bir değişim göstermeye başlamış ise de müzisyenlerin meseleyi bilimsel olarak ele almayışları onun hızla bir eğlence müziği olmasına doğru itilmiştir. Sanat anlayışında eski ve klasik eserler türlerini Hacı Arif Bey örneği melankolik ve şen şarkılara bırakmışlar ve tabi haliyle klasik müziğin yozlaşma sürecini başlatmışlardır. Bu öyle bir hal almıştır ki, hepimizin bildiği meşhur Sarayburnu olayına kadar gelmiştir. Atatürk’ ün deyişiyle
“Benim Türk hissiyatına dair müşahadem şudur ki, artık bu mûsikî, bu basit mûsikî Türkler’in çok münkesef ruh ve hissini tatmine kâfi gelmez. Şimdi karşıda medeni dünyanın mûsikîsi de işitildi. Bu ana kadar Şark mûsikîsi denilen terennümler karşısında kansız gibi görünen halk derhal harekete geçti. Hepsi oynuyorlar. Tabiatın icabını yapıyorlar. Bu pek tabiidir. Türk fıtraten şen ve şatırdır.”
Bu tespitten sonra bir kırılma noktası yaşanmıştır. Bu kırılma noktasını yaratanlar müzisyenlerdir. Müzisyenlerin sancağı eline alıp kendi müziklerini kurtarmaları beklenirken kendi müziklerini siyasi ve ideolojik malzeme yapmışlar ve sancağı taşımayarak kendi müziğimize ihanet etmişlerdir. Türk Müziği’ nin nasıl kurtarılması ve nasıl dönüştürülmesini tespit edecek olanların başında Ziya Gökalp gelmemeliydi. Rauf Yekta Bey ise bu mücadeleyi yapacak olanların yanında devrini doldurmuş bir insandı. Müzisyenler ve bestekarlar müziğimizi bir sanat müziğinden çok bir eğlence müziğine dönüştürme hareketinin başını çekmişlerdir. Klasik Türk Müziği’ ne 20. Yüzyılın yarısında ileri ve olumlu bir yön vermek isteyen idealist müzisyenlerin sayısı 5 i geçmez. 1926 da Darülelhan’ ın doğu müziği şubesi kapatılır. 1928 de Sarayburnu Faciası yaşanır. 1934 de İçişleri Bakanlığı ‘Alaturka’ müziği tamamen radyodan kaldırır. Ama kimse direnmez. Musıkisini kurtarması gereken müzisyenler ve bestekarlar bunu bir mesele haline getirmezler. Tanburacı Osman Pehlivan bu cesareti gösterir ve Atatürk üzgündür ve der ki:
“Ne yazık ki sözlerimi yanlış anladılar. Benim demek istediğim, seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini Batılılara da dinletmek çaresi bulunsun. Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece Batı milletlerinin mûsikîsini alıp kendimize mal edelim demedim. Yanlış anladılar sözlerimi ve ortalığı öyle velveleye verdiler ki, ben de bir daha lafını edemez oldum.”
Cumhuriyet dönemindeki kırılma noktasını alıp lehine çeviremeyen Türk Müziği Camiası aynı dönem içerisinde daha sistematik çalışan Çoksesli Müzik taraftarı meslektaşlarına bayrağı kaptırıp devlette ve kültürde ikilem temasının devam etmesine en büyük gerekçedir. Gerçi Hüseyin Saadeddin Arel ve arkadaşlarının Türk Müziği’ nin standardizasyonu çerçevesindeki çalışmaları bu konuda bilincin artmasına yol açmışsa bile sadece laboratuar çalışması çerçevesinde kalmış pratiğe ise pek dökülememiştir. Arel neticede ürettiği tezi besteleri ile pekiştirememiş bir müzisyendir. Eğer siz kendinizi düzeltmezseniz birileri gelip sizi düzeltir mantığı ile ele alacağımız bu politika 1975 yılına kadar devam etmiş ve Türk Müziği Devlet Konservatuarı’ nı kurulmasıyla ortadaki sorunun adı resmi olarak konulmuştur.
İşte kendi müziğini öğrenip onu çağdaş tekniklerle dünyaya sunma meselesi bizim birinci derecede kavgamızdır. Türkiye’ de popüler kültür ürünleriyle klasik kültür ürünlerinin kavgası her zaman süregelmiştir. Aslında bu tüm dünyada vardır. Burada çözülmesi gereken meselenin kalite anlayışında olduğunu vurgulamak isterim. Konservatuarımız yapısı itibarıyla Klasik Türk Müziği ve Halk Müziği’ ni yaşatarak öğretmekten başka Çoksesli Müzik alanında da yeni çalışmalar ortaya koymuş ve bunu yine ilk defa TRT nin aracılığı ile dünyaya duyurmuştu. Bu anlayış sadece Türk Müziği Devlet Konservatuarı’ nda mevcut olup diğer kurumlarında Türk Müziği eğitimini ve uygulamasını kendi müfredatlarına dahil edip memleketimizin kültür hayatına olumlu katkı yapabilmesi ile daha iyi bir hale gelecektir. Bu mesele sadece bizim meselemiz değil ama Türkiye’ de müzik yapan her sanatçının meselesidir. Müzik Eğitimi veren kurumlarda köklü bir değişiklik yapılarak kendi öz müziğimizin kaynaklarını ortaya koymak ve ondan sonra soyut ve bireysel çalışmalar geçmek en doğru yaklaşım olacaktır. İşte yeni Türk Müziği Devlet Konservatuarı bunu yapmaktadır.
Burada tespit edilmesi gereken durum şudur: Popüler müzik sadece Türkiye’ de değil ama tüm dünyada halkın rağbet ettiği bir türdür. Bunun etkileri de toplumlar üzerinde olumlu veya olumsuz olarak açıkça görülmektedir. Ancak popüler olanında kaliteye rağbet etmesiyle bu olumsuz etki çözülebilir. Zira ülkemizdeki sorun her popüler olan ürünün kalite süzgecinden geçirilme meselesidir. Popülerlik adı altında içinde kalite unsuru olmayan ürünler topluma sunulmaktadır. Bu ürünler toplumu olumsuz anlamda etkilemektedirler. Burada yönlendirici olan müesseselerin veya toplum mühendisi olarak tabir ettiğimiz fikir üreticilerinin toplumu yönlendirmedeki başarısı veya başarısızlığı söz konusudur. Eğer tablo bugünkü gibiyse başarısızdırlar. Başarı ölçütü ise Eurovision veya benzeri türdeki yarışmalarda boy göstermek değildir. Dünyada üretim adına, bilim adına, sanat adına, insanlık adına ne yaptığınız ile ilgilidir.
Bugün popüler müzik alanında ortada dolaşan ve TRT dahil tüm medya organlarının sanatçı sıfatıyla ağırladığı kimseler sanatçı değildir. Eğlendiricidir. Eğlendirici veya gösteri dünyası temsilcileri ile sanatçıları tabir olarak karıştırmamak gerekir. Ama ne yazık ki bugün sanatçı sıfatıyla ortada dolaşan, basın ve yayın dünyasında boy gösteren eğlence dünyasının boyalı mensupları sanat adına ortada dolaşıp ahkam kesmekte ve devletin en yüksek mercileri tarafından sanatçı sıfatıyla ağırlanmaktadırlar. Bu gerçek sanatçıları üzen bir durumdur. Bu ülke toplum potansiyeli ile, yaşam kültürü ile muhafazakar olduğunu öne süren bir toplumdur. Aslına bakılacak olursa hiç de muhafazakar değildir . Eğer muhafazakar olsaydı yaşam tarzlarıyla topluma önder ve örnek olması gereken insanları, ülkenin değerli kültür ve sanat insanlarını açlık ve sefalet ile baş başa bırakmazdı. Eğer gerçekten muhafazakar olsaydı yaşam tarzıyla sansasyonlar yaratan, kadın döven, uyuşturucu alışkanlığı ile topluma kötü örnek olan, küfür eden, gizli kalması gereken yaşam tarzını ifşa eden, kimseleri baş tacı yapıp onları zirveye oturtmazdı. Şimdi soruyorum sizlere, popüler kültür adına işlenen kültür ve sanat katliamının baş sorumluluğu kime aittir? Reyting uğruna en değerli saatlerde ekranlarımızda konuk ettiğimiz eğlendiriciler bize hangi mesajı vermektedirler? Toplumumuz bu aldığımız mesajlarla nereye doğru sürüklenmektedir? Bu mesajları topluma iletmede birbirleriyle yarışan medya organları nereye gitmektedir? Bir yayın organı en çok izlenme oranına sahip olduğu zaman ne olacaktır? Tüm bu sorular cevapsız kalacaktır zira toplum mühendisleri gençliğimizi ve toplumumuzu, tıpkı bir beyaz zehir gibi saran kalitesiz popüler kültür ürünlerine teslim etmişlerdir. Bundan medet uman çevreler ise doğruyu görmekte ancak kısa vadeli çıkarlar uğruna bu doğruyu kendilerine dahi söyleyememektedirler.
İşte bu durum içerisinde gerçek sanatçılara düşen görev şu olmalıdır: Popüler müzik üretiniz. Popüler müzik dünyanın olduğu gibi bizim toplumumuzun da vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak üretilen popüler türler arasında bir kalite çıtasını tutturmak zorundayız. Popüler müziği gerçek sanatçılar üretmelidir ki halkımızın popüler müzik ihtiyacına kaliteli örneklerle cevap verebilmemiz ilerisi için bir kazanç olacaktır. Klasik müzik ile popüler müzik arasında daima bir fark olacaktır. Klasik olan daima yüzyıllar boyu kalıcıdır ve toplumun önemli köşe taşlarını temsil eder. Ancak popüler müzik ile klasik müzik arasında kültürel bir ilişki kurulabilmelidir ve ikisi de birbiri ile barışık yaşayabilmelidir.
Cihat Aşkın
TRT İstanbul Radyosu
12 Mart 2010
EKİM 2009 HABERLERİ
Cihat Aşkın ve piyanist Gülden Teztel’in beraber verecekleri resitaller ile 5 Ekim’de Mersin ve 7 Ekim’de Antakya sonbahara müzikli giriyor. Mersin resitali, aynı zamanda Mersin Üniveritesi’nde düzenlenmiş olan etkinlikler serisinin açılışı niteliğinde. İki şehirde de aynı programı yorumlayacak olan sanatçıların seçtikleri eserler arasında Vitali ve Franck’ın yanısıra Aşkın’ın Minyatürler isimli albümü yer alıyor.
Bu ay, kulağınız radyoda olsun. 17 Eylül’de aramızdan ayrılan bestecimiz Faik Canselen’in eserlerinin yeniden ortaya çıkarılmasında büyük emeği geçen ve bazı eserlerin kaydını gerçekleştiren Cihat Aşkın, daha önce gün yüzüne çıkmamış olan bu kayıtları radyodan sizlerle paylaşacak.
İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Müdürlüğü’ne geçen yıl Ekim ayında atanmış olan Cihat Aşkın, bu yıl 12 Ekim’de düzenlenecek olan genel kurul toplantısı ile, önemli müzik ve kültür politikaları sorunlarına değinecektir. Toplantı, diğer kurumlara tarihi bir çağrı niteliğindedir.
CAKA (Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları) İstanbul’daki ikinci şubesini Fenerbahçe’de açıyor. ARSU Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrencileri ile buluşacak olan Aşkın, geliştirmekte olduğu özel bir eğitim sistemi ile keman derslerine Anadolu yakasında başlıyor. ARSU, 18 Ekim Pazar günü kapılarını açıyor! Her ay yapılan CAKA dersleri kapsamında, İTÜ MIAM'da, 31 Ekim Cumartesi günü Bahar Büyükgönenç tarafından ustalık sınıfı dersi verilecektir.
Ayrıntılı bilgi: Mercan Bursalı / infaskin@gmail.com
TÜRK VE AVRUPA MÜZİĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER
Türk ve Avrupa Müziği arasındaki ilişkileri incelemek için konuya kültürel acıdan bakmaktan ziyade siyasi acıdan bakmak gerekir. Zira Osmanlı'nın ilerleme döneminde Avrupa ile olan ilişkilerden önce Osmanlı'nın Bizans ile olan ilişkisini değerlendirmekte fayda vardır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş aşamasında Bizans ile olan ilişkileri pek tabidir ki tarihçiler acısından daha çok incelemeye değer fakat özellikle Sultan II.Mehmed'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu aslında Bizans'ın yani Doğu Roma'nın tahtına oturmuş ve Hıristiyan dünyasını ikiye bölmüştür. Aslında bugünkü Türkiye'nin sahip olduğu kültür mirası bir bakıma Bizans'ın da mirasından arta kalmıştır. Kültürler tarih boyunca birbirlerinden etkilenmişler ve uzun yıllar suren varlık sürdürme savasında bu karışık mirasa sahip olma yarışını sürdürmüşlerdir. Bugün dünya müziğini doğu ve batı müziği diye ikiye ayırdığımızda Osmanlı coğrafyasında ve doğusunda yer alan toplumların müziği doğu, Avrupa kıtasında yer alan toplumların müziği batı müziği olarak ele alınır. Sanki bir Hıristiyan ve Müslüman çekişmesinin bu alana da yansıdığını zannederiz aslında bu bir bakıma Bizans'ın ortadan ikiye bölünmüşlüğümün de kanıtıdır. Bugün Osmanlı coğrafyasında yasamış olan toplumların müziklerini değerlendirdiğimiz vakit doğu müziğinin izini sürmek çok kolaydır. Çünkü tüm müzik yapış şekli ve müziğin temel unsurları doğu müziğinden yola çıkarak oluşmuştur. O halde bunun Hıristiyan ve Müslüman veya Yahudi kültürleri arasında bir ayrım sonucu değil tamamen coğrafi-kültürel bir ayrım olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira Roma'nın ikiye bölünmesi ve ortaya çıkan mirasa Türk ve Osmanlı öğesi de katılarak Osmanlı toplumunca da kabul edilmesi ve günümüzde Türk müziği olarak etiketlenmesi doğal bir süreçtir. Nasıl ki Anadolu'da binlerce yıl önce yasamış olan medeniyetler bize kültürel kalıntılarını miras bırakmışlar ve biz Türk müziğini onlardan aldığımız miras üzerine inşa etmişiz, Avrupa'da kendi müziğini Roma'nın ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan miras üzerine inşa etmiştir. Aslında temelde bir olan müzik kültürü ve dilini ayrıştıran unsurlar ise düşünce yapısından ileri gelmektedir.
Bati müziğinde bir sese koşut olarak ikinci sesin bağımsız olarak türemesi ve ayrı bir fikir olarak yürümesi sonucu polifoni doğmuş ve zamanla bir bilim halini almıştır. Bunu batinin aydınlanma hareketinin bir parçası olarak görmemiz yanlış olmaz. Zira kilisenin ağır ve baskıcı tutumu halkta meydana gelen esneme ve başka yol arayışları sonucu mutlak fikir dışında başka fikirlerin de olasılığından yola çıkarak kendisine yeni bir boyut kazandırma yoluna gitmiş olması zamanla bir bilim ve sanat halini alarak ilerlemiş, gelecekte ise tek bir amaca yönelik olarak değişik çoksesli fikirlerin ortaya atılmasına olanak sağlayarak demokrasi unsurunu geliştirmiştir. Bunun için büyük keman sanatçısı Yehudi Menuhin demiştir ki: yaylı çalgılar dörtlüsü medeniyetin ulaşmış olduğu en büyük zirvedir. İste bütün bu yapı içerisinde doğu müziğinin kendi alanında gelişmesi onun materyalist ve bilimsel bakış acısı ile değil ama boyutsal, renksel ve metafizik anlamında gelişmesini sağlamıştır. Bir müziği diğerinden daha ustun kılmak yerine iki müziğinde dilini anlamak ve ona göre değerlendirmek en doğrusudur. Böyle olmakla beraber batinin müzik dilini materyalist ve metafizik değerlere yukarıdan bakan bir anlayışla değerlendiren doğulu müzisyenler ayni şekilde batılı müzisyenler tarafından ilkel ve cağın gerektirdiği ölçütleri kullanmamakla suçlanırlar. Bazıları vardır ki her iki müziği de kullanarak denemeler ve geliştirmeler suretiyle her topluma yakin durmaya gayret ederler. İste bu müzisyenler cağlar boyunca birbirlerinin kültürlerine ilgi duymuşlar, onları keşfetmeye gayret etmişler, yaptıkları kesifleri yeni yarattıkları dilde kullanmışlar ve eserler üretmişlerdir. İste doğu ve batı kültürleri arasında mekik dokuyan bu sanatçılar sayesinde dünyanın kendisine bakış acısı yüzyıllar içerisinde değişmiştir. İki büyük kültür arasındaki etkileşimler bu sayede başlamıştır.
İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesi bir cağın kapanıp yeni bir cağın başlamasının işaretidir. Bu fetih Türk ve İslam tarihi acısından Bizans'a karsı kazanılmış bir zaferdir. Ancak Osmanlı devlet geleneğinin Doğu Roma yani Bizans mirasının üzerine oturmasıyla sonuçlanmıştır. Bu şekilde ortaya çıkan çok kültürlü yapı dünya tarihi acısından aslında bulunmaz bir fırsattır. İstanbul'un fethi doğu dünyasında zaferle kutlanırken batı dünyasında da hüzün hisleri yaşatmıştır. Besteci Dufay Constantinople için Lament için eserinde bu duyguyu islemiştir. Her ne hikmetse İstanbul'un fethi yüzyıllarca Osmanlılar tarafından kutlanmamış kutlanmışsa dahi bunu kutlamak için bir eser yazılmamıştır, ancak Cumhuriyet devrinde 1953 de Cemal Reşit Rey Fatih Senfonik Şiirini yazarak seslendirilmesini sağlamıştır. Ayni şekilde Türkler önemli tarihi olaylarını resim, edebiyat ve müzik gibi güzel sanatlar alanlarıyla kutlamamışlar fakat Avrupalılar bu şekildeki tarihi olaylarını daima güzel sanatlarla süsleyip taçlandırma yoluna gitmişlerdir. Tarihi değiştiren olayların basında savaşlar gelmektedir. Osmanlı orduları yüklendikleri misyon uğruna Avrupa memleketlerini fethetmeye giderken yanlarında mehter takımını da götürmüşler ve mehter takımının etkisiyle müzik alanında kültürel ve kalıcı izler bırakmışlardır. Mehter takımı deyip geçmeyelim zira o günkü mehter takımları bugünkü gibi minyatür olmayıp bugün üretilmeyen çok büyük kösler ve çok sayıda değişik çalgıdan oluşmaktaydı. Günün belirli zamanlarında çalınan mehter nevbetleri o zamanın adetlerine göre protokol icabı idi. Yurtdışındaki Türk büyükelçiliklerinde bile mehter nevbetleri düzenlenirdi. Büyükelçiler merasimlerle kabul edildikleri zaman bu mehter takımları da icra ederdi. Fransız bestecisi Jean Baptiste Lully Osmanlı Büyükelçisi'nin merasim marsını bu mehter nöbetlerinden etkilenerek yazmıştır.
Mehterin önderliğinde Avrupa'ya girişimiz sadece bununla da kalmadı. Müziğin yanısıra değişik kültür ürünleri de Avrupa'ya bu yolla ihraç edildi. Tabi ki kültür ürünlerini sadece ihraç etmekle kalmadık ayni zamanda ithal de ettik. Kanuni Sultan Süleyman'a Fransız kralı Francois zamanında gönderilen bir topluluk padişahın huzurunda müzik icra ettiler ama sonuçta tüm enstrümanları kırdırılarak ve ellerine keselerce altın verilerek ülkelerine geri gönderildiler. Sultan Süleyman yapılan müziği beğenmişti beğenmesine ancak bu müziğin yeniçerilerdeki cengâver ruhu yok edeceğini düşündüğü için daha fazla yayılmasına izin vermemişti. Ona göre müzik orduları harekete geçirici ve cengâver ruhlu olmalıydı. Durum böyle olunca da Mehter takımının Avrupa'yı hangi yönlerden daha çok etkilediği anlaşılır. Avusturyalı besteciler mehter esintilerini çokça kullananlar arasında baş köseyi alır. Besteci XX Fux, yazdığı Yeniçeri Senfonisi isimli eserinde bir bölümü tamamen unison kullanarak Türk müziğine atıf yapmıştır. Bunun yanısıra besteci Franz Joseph Haydn'in kardeşi Michael Haydn orkestra için bir Türk süiti dahi bestelemiştir. Barok dönemde Vivaldi ve benzeri besteciler sultanları konu alan operalar bestelediler. Onlara göre oldukça gizemli olan doğu dünyası müzik alanında bu şekilde temsil edildi. Oldukça kötümser olan propagandaların aksine yine bir Avusturyalı besteci Wolfgang Amadeus Mozart sanki günümüzün jazz müziği gibi Alla Turca'yı eserlerinde sıklıkla kullanmıştı. Saraydan Kız Kaçırma Operası ve meşhur piyano sonatının son bölümü dışında 5 numaralı keman konçertosunun son bölümü de Alla Turca baslığını taşımaktaydı. Beethoven ise konuya felsefi bir konum getirerek Atina Harabeleri sahne müziğinde ve 9. senfonisinin son bölümünde Türk Marşı kullandı. Osmanlı'nın savaş kampanyalarının getirisi olan mehter müziğinin yansımaları kendini yavaş yavaş felsefi bir anlayışa bırakarak Beethoven'in tüm insanlık için yazmış olduğu 9. senfonisinde batı ve doğu dünyasını birleştirmesi büyük anlam taşımaktadır.
Tabi ki etkilenmeler sadece Avrupa'da olmadı Osmanlı'da bundan nasibini aldı. Yine orduya dönecek olursak yeniçerilerin cengâver ruhunu mehter müziğinin bozup bozmadığını bilemeyiz ama 2. Mahmud ülkede yenileşme hareketlerine karar verdiği zaman bu harekete ordudan başlayarak, eski yeniçeri ordusunu tasfiye etti. Ama tasfiye ederken mehter müziği de bundan nasibini aldı. Yerine Müzika-i Hümayun Bandosu kurularak oluşturulan yeni çoksesli askeri müzik yavaş yavaş yerini almaya başladı.
Tarihin tekerrürüne bakacak olursak ilk Alman askeri bandoları mehter takımından etkilenerek oluşturulmuştu. Şimdi de Osmanlı askeri bandosu Fransız ve İtalyan müzikçilerine emanetti. İlk çoksesli mars örnekleri Mahmudiye marsı ile duyulmaya başladı. Sadece sarayda ve elitlerin mekânlarında işitilebilen batı müziği artık resmi bir kimlik oluşturmaya başlamış, ülkede yenileşme hareketleri kendi içinden doğan bir kıvılcımla değil ama batıdan ithal edilen taklit yöntemlerle oluşturulmaya başlanmıştı. Böyle olunca adeta günümüze kadar suren kimlik bunalımlarının kaçınılmaz olduğu aşikârdır. Artik saraya giren İtalyan melodileri büyük opera bestecisi Donizetti'nin kardeşi Giuseppe tarafından yönetilirken, Lanner valsleri de çevrede yankılanmaya başladı. Türk müzikçileri bu duruma oldukça üzülmüşlerdi ve Hamamizade İsmail Dede Efendi batılı meslektaşlarının altında kalmayacağını göstermek için “Yine bir gülnihal” isimli unutulmaz eserini besteledi. Ama bu yetmedi, sarayda Türk ve Batı müziği ayrı ayrı saygınlığını korurken devletin batıya yönelişi konusunda tavizsiz uygulaması devam etti.
Saraydaki Türk müzisyenlerin kültürel bakış acıları batıya yönlenme konusunda doğal olarak yetersiz bulununca Avrupalı müzisyenler Osmanlı sarayında müzik işlerini ele almaya devam ettiler. Bunlar arasında ilk yıllarda, Manguel usta ve Donizetti Pasa dışında farklı müzisyenler de yer almaktaydı. Donizetti Osmanlı saray müziğini İtalyanlaştırırken, aslında 1826 da saraya çağrılan Manguel usta, yetersiz kaldığı savıyla sözleşmesi yenilenmeyince Sofya'ya gitti ve orada Bulgar bando müziğini oluşturdu. İstanbul doğumlu Avrupalı müzisyenler arasında daha sonra yaşamını Almanya'da sürdüren Kont Adelburg vardı ki aynı zamanda kemancıydı. Orkestra ve koro için besteler yaptı. Müzikolog Dr. Emre Aracı tarafından ortay çıkartılan ve seslendirilen eserler tarihi bir nitelik taşımaktadır. Osmanlı sarayında Avrupa müziği konusuyla yakından ilgilenen Dr. Aracı müzik tarihimize ışık tutan çalışmalarıyla tarihte şimdiden yerini almıştır. 1840'lı yıllardan 1910'lara kadar olan süreçte Avrupaili müzisyenler Osmanlı topraklarında sanatlarını icra ettiler. Liszt bu alanda İstanbul'u ziyaret eden ve 2 ayı aşkın bir sürede burada kalan ilk müzisyenlerden biri olmakla bilinir. Sultan Abdulmecid için bestelediği parafrazlar burada verdiği önemli bir eserdir. Daha sonra kemancı Henri Vieuxtemps ve değişik sanatçılar akın akın gelmeye devam ettiler. Öyle ki İtalya'da yeni sahnelenen operalar hemen akabinde İstanbul'a getirilip padişahin huzurunda oynanıyordu. İstanbul bu alanda kozmopolit bir yasama biçimine bürünmüş ve Avrupa ve Türk kültürü arasında kendine özgü bir yasama bicimi ortaya çıkmıştı. Batılılaşma hareketlerinin Cumhuriyet ile başlamadığı aslında II.Mahmud ile başlayan bir süreç olduğunu tespit ettiğimizde o yıllarda da kıyafet devriminin yapıldığını görmekteyiz. Cumhuriyet'in farkı ise bu devrimlerin halka yayılması ve daha halkçı bir bakış acısı yakalamış olmasıdır. İlk Türk müzisyenler bu bağlamda Osmanlı devleti tarafından yurtdışına özellikle Paris'e gönderilerek eğitim almaları sağlanmıştır ancak bu eğitimlerin çok yüksek anlamda olduğunu söylemek yanlış olur. Özellikle nefesli çalgılar alanında giden sanatçılar arasında Reşit Saffet Atabinen vardır. Kendisi besteci Saint-Saens ile dostluk kurmuştur. Avrupalı müzisyenler kendilerine hem yeni bir Pazar aramak için hem de batıda tükenmeye başlayan sanatsal kaynakları genişletmek amacıyla tıpkı politik olarak sömürgeleştirdikleri ülkelerde yeni kaynaklar ararken Osmanlı ülkesini de bu zengin kaynaklar arasına katmışlardır. Özellikle 19.yüzyıl Fransız impresiyonizmi mistik ve doğulu kaynakları kullanarak sanatlarını zenginleştirmişlerdir. Debussy, Ravel, Saints-Saens, Vieuxtemps, Satie bunlardan birkaçıdır. Özellikle Saint-Saens'in kilisede orgculuk yapan bir müzisyen olarak doğu müziğine ilgi duyması, Yahudi mitolojisi ve Mısır gizeminden etkilenen eserler vermesi, Osmanlı sultanına ve özellikle Mısır'da Osmanlı sultanı ile yarışma havasına giren Mısır Hıdivi'ne yakınlık göstermiş olmalıdır. Müzika-i Hümayun için yazılacak yeni bir Osmanlı Marsı yazan Saint-Saens yeni eserini sultana göndermeye hazırlanırken onu mektup yazarak durduran Resid Saffet Bey, eğer Saint-Saens yarışmaya girerse kendilerinin hiçbir sansı olmayacağını düşünmüştür. Erik Satie eserlerinde doğu mistisizmini kullanırken Demre'ye geldiği de unutulmamalıdır. İngiliz müzisyenlerde bu bağlamda Osmanlı topraklarını ziyaret etmişler ve konserler vermişlerdir. Özellikle yabancı müzisyenlerin anılarında konserlerden sonra padişahtan altınları nasıl aldıklarını anlatan kesitler hayli ilgi çekicidir. 1908 yılında İttihat ve Terakki Partisi'nin iktidara gelmesiyle yeni Osmanlıcılık, Pan-İslamizm ve Türkçülük politikaları denenmiş özellikle yabancı müzisyenlerin yerini yeni yetişen Türk müzisyenler almışlar ve özgün çalışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır. 1910–1923 yılları arasında sıkışan bu zaman kesitinde ortaya çıkan ürünler Avrupa teknolojisinin ürünlerinden faydalanmış ama özgün biçimde yaratılmış eserler olması bakımından ilgi çekicidir. Kaptanzade Ali Rıza Bey, Musa Süreyya Bey, Osman Zeki Bey, Saffet Atabinen, Mehmet Zati Bey bu isimlerden sadece birkaçıdır. İlk defa 1914 yılında Viyana'ya gönderilen keman öğrencileri orada önemli basarılar kazanma şanslarını elde etmişlerdir. Savaş yılları olması sebebiyle bu yöneliş çok kısa surmuş ancak 1917 de Türkiye'de ilk konservatuar açılmıştır. Darülelhan isimli bu konservatuar daha sonra yine aynı gelenekten yetişen ama tahsil olarak daha ciddi bir eğitim gören Cemal Reşit Rey tarafından yarım yüzyılı askın bir zamanda çekim merkezi haline getirilmiştir.
Cumhuriyet devrimi Türk müziğinin Avrupalılaşması yolunda önemli bir adım atmıştır. Ancak yerel kalarak aydınlanma ile batıdan ithal ederek aydınlanma arası sıkışıp kalmış olan doktrin sahiplerinin çekişmeleriyle şekillenememiştir. Özellikle Adnan Saygun'un Schola Cantorum gibi dini içerikli bir okulda müzik eğitimi görmesi onun eserlerini 1920'lerin Fransız altılıları ekolünde etkilemiş, Ulvi Cemal, Hasan Ferit ve Necil Kazım gibi müzisyenler Avrupa'ya gönderilerek çalışmaları desteklenmiştir. Bu müzisyenlerin Avrupa müziğini öğrenmeleri sağlanırken kendi müziklerini öğrenmeleri etik olarak yanlış bulunmuş Hasan Ferit gibi geleneksel kökten gelen müzisyenler ise yeni batılı aydınların arasına kabul edilmeyerek müzik alanında da çekişme kendini göstermiştir.
1930'larda Hitler'in zulmünden kaçan Alman müzisyenlerin Türkiye'ye gelmesi ve bu defa da konservatuarı Hindemith ekolunun oluşturması sonucu ortaya çıkan bunalım, Bartokçular ve Hindemith'ciler arasında kendini göstermiştir. İki zıt kutup olan Saygun ve Akses kutbu kendi sanatlarında hiçbir zaman ortak bir nokta bulamamış ama hepsinin tek ortak noktası geleneksel Türk Müziği'ni ilkel olarak yargılayarak onu batı enstrümanları ile geliştirmek olmuştur. Bu gelişme sosyolojik anlamda halktan destek görmediği için kabul görmemiştir. Fransız devriminin başarılı olmasının sebebi halktan destek görmesiydi ancak Türk kültür devriminde halktan destek gören çalışmaları yapanlar elitler tarafından destek gören çalışmaları yapanlar tarafından ezilmiştir. 1950'lerden sonra başlayan küresel müzik akımı Amerikanizm'i bünyesinde barındırmış ve Türk müzisyenleri Avrupaili olmaktan çok küresel olmaya gayret etmişler ve yeni dünyada da yankı bulan çalışmalar vermişlerdir. 1925–1950 arası özellikle kıta Avrupa'sında sanatçıların bireysel ilişkileri sonucu seslendirilen Türk eserleri ve Suna Kan ve Idil Biret gibi sanatçıların ortaya çıkartılmaları devletin uluslararası anlamda başarısı olarak görülmelidir. 1960'larda başlayan yeni sol akımı çerçevesinde değerlendirilen ulusçuluk 1970'lerden itibaren yerini halkçılığa 1980'lerden itibaren gelenekselciliğe ve 1990'lardan itibaren de sermayeye 2000'lerden itibaren de sermaye tekelciliğine bırakmıştır.
Aslına baktığımız zaman 2010'larda ise ortaçağa bir dönüş vardır. Tekelci sermaye grupları bünyesinde çalışan isçiler aslında toprak sahibi derebeylerinin tabası olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Sanat ve kültür sadece derebeylerin özelliklerine göre şekillenmekte ve eğlence –gösteriş ihtiyacı olarak değerlenmektedir.
Türk ve Avrupa arasındaki müzikal ilişkiler bu bağlamda değerlendirilirken sonuç olarak kökeni aynı türden üremiş iki adet büyük müzik dili mevcuttur. Doğu Roma İslamlaşmış ve Türkleşmiştir. Batı Roma ise Yunanlaşmış ve Avrupalılaşmıştır. İslam ve Türk müzik hayatı ise Doğu Roma öncesi Anadolu uygarlıklarından türemiş ve temeline indiğimizde 8000 yıllık Hitit uygarlığını görürüz. Bizim Hitit projesinde ortaya koymaya çalıştığımız temel nokta Anadolu uygarlıkları batı ve doğunun temeli olan uygarlığın doğum noktasıdır. Eski dünya ve yeni dünya kültürleri Anadolu coğrafyası üzerinde kurulmuştur. 8000 yıllık Hitit kavalı, bir o kadar eski Hitit Liri, Hitit Arp'ı, Hitit bağlaması vs. Hep bu kökendendir. Buradan yola çıkılarak türemiş olan kültürler ve müzikleri aslında doğu ve Türk müziğinin doğumunu gerçekleştirdiği kadar batı ve Avrupa müziğinin de doğumunu gerçekleştirmiştir. Bu anlayıştan yola çıkılarak oluşturulması gereken kültürel anlayışta tüm ulusların birbiri üzerinde menfaat ve sermaye egemenliği kurmadan kardeşçe ve hakça paylaşmayı özümsemesi bizim dünya görüşümüz acısından oldukça değerlidir.
(Cihat Aşkın - 26 Eylül 2009, Nageau, Almanya)
TINILARIN ARASINDA DOLAŞAN MELEKLER
Antik Yunan’da müziğin, meleklerin ya da diğer bir deyişle müz perilerinin sanatı olduğuna dair inanışı duymayanınız yoktur. Bu mythe göre Antik Yunan Tanrısı Apollon ve Lir ile müz perileri dünyaya taşımıştır bu yüce sanatı. Ne zaman müziğe böyle masalsı bir yönden baksam o meleklerin gerçek ve üstün yetenekli sanatçıların parmaklarında ve enstrümanlarında ya da o enstrümanlardan yükselen tınılarının arasında bir yerlerde olduklarını düşünürüm. Dinlediğim, gerçek bir emek ve samimi bir yürekle ortaya çıkmış albümlerdeki o gizemli etkiyi böyle açıklayabilirim kendime. Nitekim, şu anda elimde olan, repertuarındaki her bir eserinin özenle seçilmiş olduğu, duygu ve emekle yoğurulmuş, uzun zamandır klasik müzik dinleyicilerinin özlemle beklediği albüm de benim bu sezgimi doğrular nitelikte. Dünyaca ünlü keman virtüözümüz Prof.Dr.Cihat Aşkın ile Türkiye’nin ilk erkek arp sanatçısı, CSO Müdürü Çağatay Akyol’un Keman ve Arp duetlerinden oluşan 6 önemli ve alışılmışın dışındaki eser daha klasik müzik dinleyicileri ile geçtiğimiz haftalarda buluştu. Barok’tan Romantik’e ve 15. Yüzyıl’a Osmanlıya kadar uzanan geniş yelpazedeki dönemler ve temalar arası geçişlerde son derece uyumlu tınıların albümü bezemesinden dolayı; dinleyiciler bu iki büyük sanatçının şairane yorum gücüne bir kez daha hayran kalacaklardır.
J.S.Bach’tan “Siciliano”; Barok dönemin İtalyan dans karakterindedir ve Bach’ın 6 serilik sonatlarından ikincisidir. Ritmik değişimlerle süslenen bu sade ve yalın ezgide , eserin kendisine özgü hülyalı akışını keman, pastoral karakterini ise eşlik ve arpejlerle arp betimliyor.
G.Donizetti’nin (1797-1848) Keman ve Arp için Sol minör Sonatı’nda; Larghetto – Allegro olarak tipik iki bölüm yer almaktadır. Donizetti’nin besteciliğinin ilk yıllarına denk geldiği düşünülen bu eserde klasik dönemin yalınlık ve sadelik unsurlarının yanında, romantik dönemdeki ifade anlayışını da taşıyan duygusal aktarım ilk bölümdeki merak uyandıran bir girişten sonra keman ile seslendirilen motiflerin melodik medcezirlerinde ifade alanı buluyor. Allegro’da ise arpın kemanla gösterdiği şiirsel nitelikteki armonik uyum eserin bu bölümüne oldukça yakışıyor.
Charles Bochsa’nın (1789-1856) Keman ve Arp için Si Bemol Majör Noktürn’ü; düşsel ve ilgi çekici bir melodik yapıya sahip olup Arp repertuarı açısından oldukça değerli bir eserdir. Eserin viyolonsel için olan bölümleri alternatif bir versiyonla keman için, ünlü keman eğitmeni ve besteci Rodolphe Kreutzer (1766-1831) tarafından yeniden yazılmıştır. Eserin bu versiyonundaki motiflerin özgün melodik ve ritmik yapısı, tremoloların getirdiği eşsiz renkler, kemanla ve seslendirdiği partideki estetiğe dönüşen armonik yapının tekniği arpla buluştuğunda gökyüzü ve denizin birleştiği yerden maviliğe bakıyormuşsunuz hissi veriyor.
Louis Spohr (1789-1859)’ un Keman ve Arp için Do Minör Sonatı’nda; bestecinin benzersiz, göz alıcı ve sanatlı üslubunun en güzel örneklerinden birini görmekteyiz. Sıradışı bir formda bestelenen bu eserde; bestecinin sahip olduğu bilinen ince, artistik dehayı keman ve arp dinleyiciye hissettiriyor. İlk bölümdeki lirik girişte, dinleyiciyi esere davet eden çekicilikteki slow yapının duygusal ögelerini; arpın duyurduğu arpejler ve kemanın artistik nüanslarıyla süregelen ifadedeki vurgulu tonlamaları beslemektedir. İkinci bölümde, canlı bir girişle başlayan ve dans karakterinde devam eden müziksel yapının, dinleyiciyi kontrpuanın melodik figürlerinde keyifle dolaştıran eşsiz bir bütünsellikle yorumlanmış olduğunu görmekteyiz. Üçüncü bölümdeki arpın soft girişiyle başlayan ezgi; kadanslar ve vibratolarla süslenirken, glissandoların şiirsel tınılarıyla sürerek, iki güçlü akorla sonlanıyor.
Can Atilla’nın (1969- ) “Elegie”sinde; 15.yüzyıldaki Osmanlı Fatih Devri’nin ihtişamı ve heybetinden farklı bir yönüne gitmekteyiz. Fatih Sultan Mehmet’in güçlü hükümdarlığının değil de sanata gösterdiği duyarlılığın tema olarak yansıdığı zarif melodiler modalite itibariyle bazı yerlerinde Batı etkisinde bir Türk Müziği eserini çağrıştırıyor. İnce nüanslardan oluşan melodiler, yavaşlayıp – hızlanan bir ritmik yapı ve tabii ki bunların hünerle yorumlanması sık tekrarlardan oluşan motifleri sıkıcılıktan kurtarmış. Keman ve arpın bu eserdeki gizemsel bileşimi eseri dinleyiciye bir hayli sevdirecektir.
Camille Saint-Saens’ın (1835-1921) Keman ve Arp için La Majör Fantezi’sinde; arp ile kemanın çok özel bir paylaşımı konuştuğu hissine kapılabilirsiniz. Arpın çekingen bir şekilde soru sorarcasına girişine keman asil bir yaklaşımla cevap veriyor gibi. Daha sonra başlayan tatlı sohbetlerinde lirik tarzda bir canlılık rüzgarı esiyor gibi olsa da, belirgin bir susuştan sonra daha da hızlanan melodiler yerini dramatik bir anlatıma bırakıyor. Solo geçişlerle renklenen eser pastoral bir etkide devam ederken, son bölümde tekrar girişteki ezgiye dönen bitiş temasında hüzün yer alıyor.
Birbirinden eşsiz bu 6 eserin bulunduğu Cihat Aşkın-Çağatay Akyol Keman ve Arp Albümü, klasisizmin optimum dengesi, polifonik uyumu ve mükemmelliğine, romantizmin ifade anlayışının gücünün de katıldığı çağdaş ve benzersiz yorumlarla dinleyiciye oldukça keyifli bir sonbahar yaşatacak gibi görünüyor.
H.Dilek Özkan (İstanbul – 6 Eylül 2009)
Cihat Aşkın'a Kennedy Vakfı'ndan Altın Madalya...
ABD'nin en itibarlı kuruluşlarından biri olan, sanatsal faaliyetleri ve sanatçıları destekleyen Kennedy Center 2–6 Haziran 2009'da bu kez İstanbul'da toplandı. 2005'ten bu yana her yıl verdiği “Altın Madalya” ödülüne bu yıl ilk kez Türkiye'den üç ismi layık buldu. Ödüllerden biri, Türkiye'de klasik müziğin gelişmesi, Türk Müziği'nin uluslararası boyutlarda sergilenmesi ve Anadolu'da çocuk ve müzik eğitiminin gelişmesine sağladığı katkılardan dolayı Cihat Aşkın'a verildi.
6 Haziran 2009'da Esma Sultan Yalısı'nda gerçekleştirilen konser ve ödül törenine Türk ve Amerikalı ünlü isimler katıldı. Coca- Cola'nın CEO'su Muhtar Kent ve çok sayıda tanınmış gazetecinin de katıldığı törende, Cihat Aşkın'ın yanı sıra piyanist Cana Gürmen ve işadamı Ahmet Kocabıyık da ödüle layık görüldü.
Kennedy Center ödülleri daha önceki yıllarda Valery Gergiev, Michael Caine, Jeremy Irons, Yehudi Menuhin, Itzhak Perlman, Olivia de Havilland'a verilmişti.
Cihat Aşkın, törende yaptığı konuşmada, Kennedy Center Başkanı Michael Kaiser'e teşekkür etti ve Gold Medal ödülünün sanat camiasında çok saygın bir ödül olduğunu ve bu ödülü almaktan büyük onur duyduğunu söyledi. Aşkın duygularını şöyle ifade etti:
“Benim ülkem, genç bir ülkedir, ama sanat geleneği de bir o kadar eskidir. Ben kendi hesabıma, daha müzik öğrencisi olduğum ilk günlerden bu yana, bu geleneği tanımaya çalıştım. Ve bu macera sırasında, Türk kültürünün kökenlerinin ne kadar çeşitli, renkli ve çok-sesli olduğunu keşfettim. ‘Çok-sesli' nitelemesi, kulağa tuhaf gelebilir, zira klâsik Türk müziği, tek-seslidir. Ama ben burada müzikten bahsetmiyorum, kültürden bahsediyorum. Tek-seslilik de aslında kültürdeki bu çeşitliliğin bir parçası değil midir? 1923'te Cumhuriyet'in kurulmasından sonra çok-sesli müzik, çağdaşlaşma hamlesinin ayrılmaz bir parçası olarak, Atatürk'ün tuttuğu ışıkla devlet konservatuarında öğretilmeye başlandı. Bugüne gelindiğinde artık Türkiye'nin, dünya ölçeğinde müzisyenleri, orkestra şefleri büyük orkestraları vardır. Ben kendim de hem Türk kültür geleneğinin, hem de çağdaşlaşmanın bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. Sözlerimi John F. Kennedy'den bir alıntı ile bitirmek istiyorum. ‘Eminim ki, gün gelip şehirlerimizin üzerinden yüzyılların tozu geçtiğinde, bizler savaş alanlarındaki ya da siyasetteki zaferlerimizle ve yenilgilerimizle değil, insan ruhuna yaptığımız katkılarla anımsanacağız.' Bir müzisyen olarak insan ruhuna katkıda bulunabilmişsem eğer, ne mutlu bana.”
Törende, Aşkın Ensemble grubu İstanbulin albümünden seçtiği eserleri seslendirdi. Cihat Aşkın'ın yönettiği gruba, piyanist Cana Gürmen eşlik etti. Aşkın Ensemble, günümüzün kaliteli müzik ihtiyacına cevap verebilmek, oda müziği projeleri oluşturmak, genç müzisyenlerin gelişimlerini desteklemek amacı ile Cihat Aşkın tarafından Mart 2007 tarihinde kurulmuştur. Klasik batı müziği ile beraber yeni oluşumlara da açık olan Aşkın Ensemble, kurulduğu günden beri çalışmalarını başarı sürdürmektedir.
Kennedy Center for the Performing Arts (Kennedy Sahne Sanatları Merkezi) 1971 yılında açıldı. Kennedy Center Uluslararası Sanat Komitesi, Kennedy Center'ın uluslararası çalışmalarını ve uluslararası sanat ilişkilerini desteklemek amacıyla 2001 yılında kuruldu. Bugün, çeşitli ülkelerde farklı kültür ve sanatları tanıtan büyük ölçekli organizasyon ve festivaller düzenleyen merkez, 60'ı aşkın ülkede 11 milyondan fazla öğrencinin sanat eğitimini destekliyor ve her yıl 200'ün üzerinde performansa sponsorluk yapıyor. ABD için ulusal bir kültür sanat merkezi yaratma projesi olan kuruluş, John F. Kennedy tarafından sahiplenilmiş ve Başkan Kennedy'nin 1963 yılında bir suikasta kurban gitmesinden sonra, Kennedy'nin yaşayan en büyük mirası olarak değerlendirilmişti.
CAKA 2009 Uluslararası Yaz Okulu İstanbul'da gerçekleştirilecektir...
2007 yılından beri her yıl düzenlenen ve gelenekselleşen Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) Yaz Okulu bu yıl İstanbul'da düzenlenecektir. 01 Haziran'da başvuru süreci 03 Temmuz Cuma akşamına kadar devam edecektir.
Cihat Aşkın'ın Müzik Direktörlüğü'nde ve Tolga Gülen'in Yönetimi'nde gerçekleştirilecek olan "CAKA 2009 Uluslararası Yaz Okulu"nda bu sene Keman'ın yanı sıra, CAKA Yaz Okulları'nda ilk defa Flüt eğitimleri de verilecektir.
Cihat Aşkın'ın başkanlığında gerçekleştirilecek keman eğitimlerinde Nathaniel Vallois, Sevil Ulucan ve Zafer Kurtaslan eğitimci olarak dersler ve masterclasslar vereceklerdir.
Bülent Evcil'in başkanlığında gerçekleştirilecek flüt eğitimlerinin yanı sıra Tolga Gülen genç müzisyenlere "Müzik Yönetimi" konusunda, Avshalom Weinstein ise "Enstrüman Bakımı" konusunda seminerler vereceklerdir.
Yaz Okulu'nun piyano eşlikçileri ise Müge Hendekli ve Can Okan'dır.
CAKA 2009 Uluslararası Yaz Okuluna katılım formunu buraya tıklayarak indirebilirsiniz.
Son başvuru tarihi: 03 Temmuz 2009 - Cuma, 18:00
Katılım için infaskin@gmail.com adresine e-mail göndererek veya +90 533 601 3343 no'lu telefondan Tuba Gülen ile irtibata geçerek bligi alabilirsiniz.
Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) 2009 Bahar Kursları 5 Nisan'da başlıyor...
Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA), İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Türk Müziği Devlet Konservatuarı (TMDK) kursları bünyesinde 05 Nisan 2009 tarihinde periyodik eğitimlerine başlayacaktır.
Cihat Aşkın Uluslararası Çukurova Çoksesli Müzik Festivali Açılışında...
Çukurova Müzik Dostları Derneği (CUMDER) tarafından bu yıl 5.si düzenlenen Uluslararası Çukurova Çoksesli Müzik Festivali, Emin Güven Yaşlıçam'ın yöneteceği ve solist olarak Cihat Aşkın'ın katılacağı Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası (ÇDSO) konseri ile 6 Mart günü başlayacak. Büyükşehir Belediyesi Konser Salonu'ndaki açılış konserinde orkestra L.van Beethoven'ın Egmont Üvertürü Op.84, Beethoven'ın 3. Senfoni'si ile Wieniawski'nin 2 numaralı Keman Konçertosu (Op.22) seslendirilecek.
23 Mart'a kadar sürecek festival süresince Adana, Gaziantep ve Hatay'da toplam 8 konser gerçekleştirilecek.
www.cumder.org/2009/index.html
.
Cihat Aşkın Danimarka konseri 28 Şubat 2009, Cumartesi günü...
Cihat Aşkın, piyanist Can Okan ile birlikte 28 Şubat Cumartesi günü bir resital verecektir.

Cihat Aşkın, Troya Folklor Araştırmaları Derneği tarafından, “Çağdaş Halk Müziği” dalında ödüle layık görülmüştür.
Kültürümüzün değerlerine sahip çıkarak, Cumhuriyet'in ilkeleri ışığında onu zenginleştiren, yeni nesiller için aydınlık ve bozulmamış bir kültür mirası bırakmak üzere katkıda bulunan bilim insanı, sanatçı ve kurumlara ödül vermeyi gelenek haline getiren Troya Folklor Araştırmaları Derneği; 1992'den beri halk kültürü üzerine çalışmalar yapmaktadır.
Bu yıl 16.sı düzenlenecek olan 2008 Troya Kültür-Sanat Ödül Töreni'nde bir araya gelmek ümidiyle.
Saygılarımızla.
Tarih : 11 Ocak 2009, Pazar
Saat : 18.00
Yer : Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü Konferans Salonu
Bilgi için lütfen http://www.troyafolklor.org adresini ziyaret ediniz.
CAKA - Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları Ordu'da…
Ülkemizin en idealist eğitim projesi olarak nitelendirilen Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) projesi, keman virtüözümüz Cihat Aşkın'ın Genel Müzik Direktörlüğünde 2001 yılından itibaren devam etmektedir. CAKA, 2008 yılında gerçekleştirdiği ikinci yaz keman okulunu 05-12 Temmuz 2008 tarihleri arasında “CAKA Ordu Keman Yaz Okulu 2008” olarak düzenleyecektir.
Müzik Direktörlüğünü Cihat Aşkın'ın yapacağı Yaz Okuluna Bilkent Üniversitesi'nde yetiştirdiği öğrencileri ve gerçekleştirdiği konserler ile ismini duyuran Toğrul GANİYEV, Bilkent Üniversitesi keman eğitimcilerinden Özgür İnce ve son yıllarda gerçekleştirdiği solo konserlerle adından övgü ile söz ettiren Sevil Ulucan eğitimci olarak katılacaklardır. Ayrıca yaz okulunda Avhsalom Weinstein keman yapımı, bakımı ve onarımı konularında eğitimler verecektir.
Bu yıl ilk defa Ordu'da düzenlenecek olan CAKA Keman Yaz Okulu'nun her yıl düzenlenerek Ordu için geleneksel hale gelmesi ve çevre halkının katılımıyla genişlemesi planlanmaktadır. CAKA Ordu Yaz Keman Okulu'nun sonunda katılımcı öğrenci ve öğretmenleri, 12 Temmuz 2008 Cumartesi akşamı kapanış konserini gerçekleştireceklerdir.
Yer : Ordu
Konaklama : Ordu, Devlet Su İşleri Misafirhanesi
Tarih : 05 – 12 Temmuz 2008
Ayrıntılı bilgi ve başvuru için:
e-mail: infaskin@gmail.com
Telefon: +90 533 601 3343 (Tuba Gülen)
![]() |
CAKA - Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları Bu Yaz Sapanca-Kırkpınar’da Bir Araya Geliyor…
Ülkemizin en idealist eğitim projesi olarak nitelendirilen Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) projesi, keman virtüözümüz Cihat Aşkın’ın Genel Müzik Direktörlüğünde 2001 yılından itibaren devam etmektedir. CAKA, 2008 yılında gerçekleştireceği ilk yaz keman okulunu Kırkpınar Sanat Derneği’nin katkılarıyla ve ev sahipliğinde, 23–29 Haziran 2008 tarihleri arasında “CAKA Sapanca-Kırkpınar Keman Yaz Okulu 2008” olarak düzenleyecektir.
Müzik Direktörlüğünü Cihat Aşkın’ın yapacağı Yaz Okuluna Pittsburg Üniversitesinde gerçekleştirdiği keman eğitimleri ile farklılıklar katan Doç. Selim Giray ve son yıllarda gerçekleştirdiği solo konserlerle adından övgü ile söz ettiren Sevil Ulucan eğitimci olarak katılacaklardır.
Bu yıl ilk defa Sapanca-Kırkpınar’da düzenlenecek olan CAKA Keman Yaz Okulu’nun her yıl düzenlenerek Sapanca-Kırkpınar için geleneksel hale gelmesi ve çevre halkının katılımıyla genişlemesi planlanmaktadır.
CAKA Sapanca-Kırkpınar Yaz Keman Okulu’nun sonunda, katılımcı öğrenci ve öğretmenleri, 29 Haziran 2008 Pazar günü saat 20:30’da Sapanca-Kırkpınar Açıkhava Tiyatrosu’nda Kırkpınar Sanat Derneği’nin (KSD) düzenlediği “Kırkpınar Sanat Akşamları”nın kapanış konserini de gerçekleştirecektir.
Yer : Sapanca - Kırkpınar
Konaklama : Sapanca Üniversitesi Turizim Uygulama Oteli
Eğitim Yeri : Kırkpınar Açıkhava Tiyatrosu
Tarih : 23 – 29 Haziran 2008
Konser Yeri : Kırkpınar Açıkhava Tiyatrosu
Konser Tarihi : 29 Haziran 2008, Saat 20.30
Ayrıntılı bilgi ve başvuru için:
e-mail: infaskin@gmail.com
Telefon: +90 533 601 3343 (Tuba Gülen)
![]() |
GOLDMARK KEMAN KONÇERTOSU
10 Mayıs 2008
Ankara, Bilkent Senfoni Orkestrası
Solist: Cihat Aşkın
Şef: Rengim Gökmen
Cihat Aşkın, ünlü Macar besteci Karl Goldmark'ın 1877 yılında yazdığı ve çok ender seslendirilen keman konçertosunun Ankara'daki ilk seslendirilişini gerçekleştiriyor. Eser, 10 Mayıs 2008 Cumartesi günü Ankara'da Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde ve Şef Rengim Gökmen'in yönetiminde çalınacak.
Brahms ve Çaykovski'nin konçertolarından bir yıl önce yazılan eser, klasik yapısı ve romantik anlatımıyla keman konçertoları arasında seçkin bir yere sahiptir, ancak Goldmark'ın eserlerinin uzun yıllar boyunca unutulması konçertonunda daha az seslendirilmesine sebep olmuştur. Eser günümüzde sadece birkaç kemancı tarafından seslendirilmektedir. Konçertonun Türkiye'de ise ilk seslendirilişi de 18-19 Mart 2008 tarihlerinde Adana'da Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile yine Cihat Aşkın tarafından yapılmıştır..
İZMİR SANAT'TA ODA MUZİĞİ KONSERİ
ÇETİN AYDAR-Viyola
ÇAĞ ERÇAĞ-Viyolonsel
CİHAT AŞKIN-Keman
BÜLENT EVCİL-Flüt
ÇAĞATAY AKYOL-Arp
Geçtiğimiz dönemde yine İzmir Sanat'ta Mozart'in bütün flütlü kuartetlerini çalan sanatçılar bu kez İzmir'li müzikseverlerin karşısına farkli bir program ile çıkmaktadırlar. Çetin Aydar (viyola) Çağ Erçağ (viyolonsel), Cihat Aşkın (keman), Bülent Evcil (flüt) ve Çağatay Akyol (arp)'un seslendireceği eserlerden oluşan konser 5 Mayıs 2008 Pazartesi saat 20.00'de İzmir Sanat'ta gerçekleşecektir. Programda; Mozart'in Keman-Viyola ve Viyolonsel için 3 adet sonatın'ı, Beethoven'ın meşhur op.25 flütlü serenadı, Haendel-Halvorsen'in Passacaglia'sı, Faure ve Selman Ada'nın Pavanları ile Cihat Aşkın'in 3 minyatürü yer alacaktır. Her biri kendi alanlarında söz sahibi olan sanatçıların bir araya gelerek oluşturdukları ender oda muziği konserlerinden biri olacağı kesin gözüyle bakılan konserin biletleri Kültürpark'ta İzmir Sanat Gişelerinde ve Alsancak'da D & R magazalarında satılmaktadır.
GOLDMARK KEMAN KONÇERTOSU
TÜRKiYE' DE iLK ÇALINIŞI
18-19 Nisan 2008
Adana, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası
Solist: Cihat Aşkın
Şef: Nezih Seçkin
Cihat Aşkın, ünlü Macar besteci Karl Goldmark'ın 1877 yılında yazdığı ve çok ender seslendirilen keman konçertosunun Türkiye'de ilk seslendirilişini gerçekleştiriyor. Eser, 18-19 Nisan 2008 tarihlerinde Adana'da Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde ve Şef Nezih Seçkin'in yönetiminde çalınacak.
Brahms ve Çaykovski'nin konçertolarından bir yıl önce yazılan eser, klasik yapısı ve romantik anlatımıyla keman konçertoları arasında seçkin bir yere sahiptir, ancak Goldmark'ın eserlerinin uzun yıllar boyunca unutulması konçertonunda daha az seslendirilmesine sebep olmuştur. Eser günümüzde sadece birkaç kemancı tarafından seslendirilmektedir. Türkiye'de ise ilk seslendirmeyi yapacak olan Cihat Aşkın eseri daha sonra 10 Mayıs 2008 tarihinde Bilkent Senfoni Orkestrası ile de yorumlayacaktır.
CiHAT AŞKIN VE KÜÇÜK ARKADAŞLARI (CAKA) ÜLKEMiZDE ALTERNATiF MÜZiK EĞiTiMiNiN TEMELiNi ATIYOR.
Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA) resmi olarak eğitim faaliyetlerini 6 Nisan 2008 tarihinde başlattı. Bu süreç ile yeni bir devinim kazanan projede sadece bireysel çalgı dersleri değil teori, müzik kültürü, toplu çalışma ve masterclass gibi derslerde yer alıyor.
Konusunda uzman olan eğitimciler tarafından hazırlanan ve herbiri üç’er aylık toplam 14 kur olan CAKA eğitimleri 6 Nisan 2008 den başlamak üzere her hafta Pazar günü İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Tesisleri bünyesinde çalışmalarına devam edecektir.
Bir CAKA Eğitim günü:
Ülkemizin en idealist eğitim projesi olarak nitelendirilen Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşlar (CAKA) projesi, kemana yeni başlayacak herkesin sadece keman eğitimi değil müzik ile dolu bir yaşama adım atacağı öncelikle yoğun bir “müzik günü” yaşatmayı amaçlamaktadır.
Sabah erken saatte kahvaltısını yaparak eğitimlerin yapıldığı mekana müzik öğrenmek için gelen CAKA güne bireysel keman dersi ile başlayacaktır. Bireysel dersler süresince herbiri “CAKA Eğitim Sertifikası”na sahip CAKA eğitimcileri tarafından özenle keman eğitimleri yürütülecektir.
Bireysel derslerin ardından başlayacak olan “Müzik Teorisi”, “Müzik Kültürü” ve “Ensemble” dersleri için toplu eğitimler alacak olan CAKA öğleden sonra verilecek bir saatlik yemek arasının ardından Cihat Aşkın başta olmak üzere, zaman zaman yurtiçi ve yurtdışından gelecek keman eğitimcilerinin düzenleyecekleri keman ustalık sınıflarına katılacaklardır.
10:00 Bireysel Derler
11:00 Teori Dersleri
12:00 Müzik Kültürü
13:00 Yemek Arası
14:00 Toplu Calışma
15:00 CAKA Ustalık Sınıf Calısması
18:00 Derslerin Sonu
Kurlarımızın katılım ücreti Nisan-Haziran dönemi için 1.000 YTL (+ KDV) olacaktır.
Kayıt formu ve ücretin yatırılacağı banka hesabı konusunda bilgiler istenmesi halinde aktarılıcaktır.
Bilginize…
Tolga & Tuba GÜLEN
CAKA KOORDİNATÖRÜ
+90 533 601 3343
KEMANIN DIVASI
IDA HAENDEL ISTANBUL’ DA
Dunya keman tarihine adi altin harflerle kazinmis olan Ida Haendel, Cihat Askin ve Askin Ensemble ile bir konser vermek icin Turkiye’ ye geliyor. Cemal Resit Rey Konser Salonu’ nda 1 Nisan 2008 Sali gunu gerceklesecek olan konserde Ida Haendel’ e eslik edecek olan Askin Ensemble tamami Cihat Askin tarafindan yapilmis olan duzenlemelerle dinleyicinin karsisina cikacak.
Ida Haendel 1928 yilinda Polonya’ da dogdu. Harika cocuk olarak ilk derslerini Michalowicz’den aldi,5 yasinda Hubermann odulunu kazandi. 8 yasinda ise Wieniawski yarismasinda odul kazanan sanatci daha sonra Londra’ da Carl Flesch ve Paris’ te Georges Enescu’ nun ogrencisi olarak calismalarini surdurdu. II.Dunya Savasinin baslamasiyla ailesiye birlikte Londra’ ya tasinan Haendel, Britanya tabiyetine gecerek savas yillarindan itibaren parlak bir kariyere basladi. Beecham, Boult, Goossens, Harty, Sargent, Wood, Munch, Klemperer, Dobrowen, Solti, Markevitch ve Kletzki gibi seflerle konserler ve plaklar yapti. 1943 yilinda Decca plak sirketiyle olan anlasmasiyla plak kariyerini en uzun sure surduren sanatcilarin basinda gelen Haendel 1952 yilinda Kanada’ ya tasindi. Bu tarihten sonra dunyanin tum kitalarinda konserler veren Haendel icin 1970 yilinda Woman with the Violin isimli bir biyografi yayinlandi. 1979 yilinda Miami’ ye tasinan sanatciya 1982 yilinda Sibelius Koncerto plagindan dolayi Sibelius odulu verildi. Savastan sonra asla Almanya’ ya gitmeyen sanatci ilk defa 1989 yilinda bu ulkeye de giderek konserler Verdi. 1991 yilinda Ingiltere kralicesi tarafindan kendisine CBE unvani ve 2000 yilinda da Prens Charles tarafindan Kraliyet Muzik Koleji Fahri Doktorasi verildi. 1993 yilinda ki ilk Berlin Filarmoni Orkestrasi konseri dunya capinda genis yanki yapti.
2000 yilindan itibaren Israil’ Keshet Eilon Yaz Okulu’nda dersler veren sanatci Istanbul’ da verecegi ozel konser icin hocasi olan Enescu’ nun Ruman Halk Melodileri uzerine yazmis oldugu 3, Keman Sonati’ ni secti. Cihat Askin ile ayni fakultede dersler veren Haendel, Askin’ dan bu sonati orkestra icin uyarlamasini isteyerek yillar sonra Turkiye seyircisi ile bulusacagini ve bunun icin cok buyuk heyecan duydugunu ifade etti.
IDA HAENDEL (Keman)
ASKIN ENSEMBLE / CIHAT ASKIN (Keman)
Georges Enescu Rumen Rapsodisi No.1
Georges Enescu Rumen Halk Melodileri uzerine Keman Sonati No.3
Dede Efendi Karcigar Kocekceler
Arcangelo Corelli La Folia
Pablo de Sarasate Zigeunerweisen
( Konserde calinacak eserlerin duzenlemeleri Cihat Askin tarafindan yapilmistir)
Bilet satış: www.biletix.com/event.htm?id=JCRH1
Cihat Aşkın'ın 22 Mart etkinlikleri...
CIHAT ASKIN NTV RADYO’DA
Cihat Askin 22 Mart 2008 Cumartesi gunu saat 10.00 da NTV Radyo’ da Tuncel Gulsoy’un konugu oluyor. Programda sanatciyla yapilacak sohbetin yanisira onun CD lerinden secilen 6 parcada yer alacaktir. Sanatci ayni zamanda 1 Nisan 2008 tarihinde Cemal Resit Rey Konser Salonunda yapacak oldugu cok ozel bir konser hakkindada canli yayinda aciklamada bulunacaktir.
Bugünün Toplumuna Sağlıklı Müzik
Müzikbilimciler Sosyalbilimcileri Ağırlayacak!
Bir ülkenin iyi yönetilip yönetilmediğine mi bakıyorsunuz? Müziğe bakın! Konfüçyüs
İçinde bulunduğumuz süreçte, ülkemizde toplumsal anlamda gözlenen kabuk değiştirmede müziğin önemi büyüktür. İşlevsel olarak değerlendirilmediği takdirde müziğin yarar sağlamayacağı anlaşılmaktadır. İşte bu noktadan hareketle; müzikbilimciler ile diğer disiplin mensuplarını bir araya getirerek “ bugünün toplumuna sağlıklı müzik ” sunumu için gereken üretimi saptamak, bunun için tartışma zemini oluşturmayı amaçlıyoruz.
“ BUGÜN, TOPLUM VE MÜZİK ” TARTIŞMA ZİNCİRİ - 1
22 Mart 2008 Cumartesi / Saat: 15.30 / Caddebostan Kültür Merkezi
“ Tartışma ve Dinleti ”
Düzenleyen ve Yöneten: Ersin Antep
Tartışma
Cihat Aşkın ( Sanatçı-İstanbul Teknik Üniversitesi ), Ali Ergur ( Toplum Bilimci-Galatasaray Üniversitesi ), Ferruh Gençer ( Yayıncı-Pan Yayınevi ), Ersin Antep ( Müzik Bilimci-Andante Dergisi ), Hakan Ergül ( İletişim Bilimci-Anadolu Üniversitesi )
“ Schumann ” Dinleti
Gürkan Kırankaya ( Klarnet ), Can Okan ( Piyano )
Cihat Aşkın "Türkiye Keman Takımı"nı oluşturuyor.
Her yıl İsrail'de düzenlenen ve Cihat Aşkın ile birlikte Shlomo Mintz, Vadim Gluzman, Edward Grach, Itzhak Rashkovsky gibi dünyaca ünlü solist ve keman eğitimcilerinin katıldığı Keshet Eilon Yaz Kursu 2008 bu sene 25 Temmuz - 13 Ağustos tarihleri asından İsrail'de gerçekleştirilecektir.
16-26 yaş arası tüm kemancılara açık olan Yaz Kursuna Cihat Aşkın'ın önderliğinde kurulacak "Türkiye Keman Takımı" katılacaktır. Siz de bu takımın bir üyesi olmak ve dünyaca ünlü solistler ile çalışma imkanıa erişmek istiyorsanız infaskin@gmail.com adresine e-mail göndermeniz ve bizimle iritbata geçmeniz yeterli olacaktır.
Keshet Eilon 2008 için Cihat Aşkın'a son başvuru tarihi 16 Mart 2008'dir.
Keshet Eilon 2008 Yaz Kursu ile ilgili dokümanlar için lütfen tıklayınız...
MOZART' TAN MADONNA' YA
Aşkın Ensemble / Cihat Aşkın
Solistler: Sevil Ulucan, Nazlı & Hasan Alptekin
28 ŞUBAT 2008 PERŞEMBE 19.30
KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ AKIN GÜÇ ODİTORYUMU
Cihat Aşkın'ın 2007 yılında kurmuş olduğu Aşkın Ensemble bu kez yine ilginç bir programla İstanbul' lu müzikseverlerin karşısında. Topluluk, 28 Şubat 2008 Perşembe saat 19.30 Kültür Üniversitesi Akın Güç Oditoryumu' nda Mozart' tan Madonna' ya isimli bir konser veriyor. Konserin ismi Peter Wicke' in popüler müziğin tarihini anlatan aynı adlı kitabından alınmış olup, programda Mozart'ın Küçük Bir Gece Müziği, 3.Keman Konçertosu ve sevilen müzikallerden parçalar yer almaktadır.
Konserin solistlerinden genç kemancı Sevil Ulucan son yıllarda kazandığı haklı bir ün ile kariyer basamaklarını hızla çıkmakta olup Mozart'ın 3 numaralı Sol major keman konçertosunu seslendirecektir. Konserin diğer solistleri ise Nazlı & Hasan Alptekin çifti ise Damdaki Kemancı, West Side Story, Evita ve Cats gibi müzikalleden seçme şarkılarla konserin ikinci yarısında yer alacaklardır. Mersin Operasının solistlerinden olan Alptekinler çok özel seçtikleri bu repertuarla 'müzikal severler' ede tatlı anlar yaşatacaklar. Aşkın Ensemble ise çok yeni bir topluluk olmasına rağmen verdiği konserler ve İstanbulin CD sinde yer alan çalışmasıyla günümüzün en ilginç topluluklarından biri haline geldi. Repertuarında Baroktan Türk Müziği' ne Modern Müzik' ten Etnik müziğe uzanan yelpazesiyle önümüzdeki aylarda hayli ilginç projelere imza atacağa benzer.
Biletler Biletix' den temin edilebilir.
www.biletx.com/event.htm?id=JKLA2
CİHAT AŞKIN, SÜREYYA OPERASINDA SAHNEYE ÇIKIYOR.
Ünlü keman sanatçımız Cihat Aşkın, 17 Şubat 2008 Pazar günü saat 18.00 de düzenlenecek olan bir resitalde Anadolu yakası müzikseverlerinin karşısına bu kez Süreyya Operası'nda çıkıyor. Bilindiği gibi eski Süreyya sineması geçtiğimiz dönemde 80 yıl aradan sonra eski kimliği ile "Süreyya Operası" adıyla yeniden perdelerini açmıştı. 1924 yılında yapılan ancak sinema olarak kullanılan binanın iç dekorasyonu ile oldukça ilginç bir tarihsel zenginliğe sahip olan binada Kadıköy Belediyesi klasik müzik etkinlikleri düzenliyor.
Cihat Aşkın'ın uzun bir aradan sonra klasik bir resital ile İstanbul seyircisinin karşısına çıkacağı mekan ve program kadar Aşkın'a eşlik eden genç piyanist Can Okan'da gecenin sürpriz bir ismi. Henüz 22 yaşında olan yetenekli genç piyanist Can Okan halen piyano ve orkestra şefliği tahsili alıyor ve Aşkın'ın desteklediği genç yeteneklerden sadece bir tanesi.
Konser programında şu eserler yer alıyor: Berlioz Reverie et Caprice, Beethoven Sonat No.9 'Kreutzer', Beriot Scene de ballet op.100, Bloch Nigun, Beethoven-Reuter Rondo, Sarasate Malaguena & Habanera , Dinicu Hora Martisorului
Ayrıntılı bilgi:
Tuba GÜLEN
+90 533 601 3343
infaskin@gmail.com
Süreyya Operası Bilet satış:
Tel: (216) 346 15 31 / 3 hat (
gişe dahilisi: 120)
Cihat Aşkın'ın yeni albümü "İstanbulin" tüm müzik marketlerde...
Cihat Aşkın’ın, Hakan Şensoy’un şefliğinde Aşkın Ensemble ile kaydettiği “İstanbulin” albümü Kalan Müzik tarafından yayınlandı. 19. yüzyılın yenileşme hareketleri içinde halkın görüntüsünü değiştiren unsurlardan biri olan, yakaları çeneye kadar uzanan ve düğmeyle iliklenen bir tür uzun ceket manasındaki “İstanbulin” kelimesine gönderme yapan albümde, aynı devrin tipik müzik örnekleri oyun havaları yer alıyor. Cihat Aşkın “İstanbulin” albümünde, devrin oyun havaları ile onların 20. yüzyıla ait uzantılarını alarak yepyeni bir düzenlemeyle bu geleneği 21. yüzyıla taşımayı amaçlıyor. Aşkın, Tanburi Cemil Bey, Nuri Halil Poyraz, Kemani Sebuh Ağa, Santuri Edhem Efendi, Sadi Işılay gibi saz müziğinin en önemli eserlerini besteleyen ustaların yapıtlarını, modern keman repertuarına aktararak dinleyicinin beğenisine sunuyor…
"Minyatürler" notaları Pan Yayıncılık tarafından satışa sunuldu.
Cihat Aşkın'ın Minyatürler dizisinin ilk eseri olan Sarı Gelin'in keman ve piyano notası Pan Yayıncılık tarafından satışa sunulmaya başlanmıştır. İlgilenenlere duyurulur.
link: www.pankitap.com



